Afleveringen
-
"El âlem ne der?"
Belki de çocukluğumuzdan beri en çok duyduğumuz cümlelerden biri.
Peki el âlem kim?
Neden bazen hiç tanımadığımız insanların ne düşüneceği, kendi isteklerimizden daha önemli hale geliyor?
Bu bölümde Erving Goffman, Norbert Elias, Michel Foucault ve Ruth Benedict ile birlikte utancı, toplumsal baskıyı, görünmez seyircileri ve hayatlarımızı şekillendiren o meşhur "el âlem"i konuşuyoruz.
-
Dedikodu gerçekten sadece kötü bir alışkanlık mı? Yoksa insanları birbirine bağlayan görünmez toplumsal bağlardan biri mi?
Bu bölümde Georg Simmel, René Girard, Aristoteles ve Montaigne ile birlikte dedikodunun toplumsal, ahlaki ve insani yönlerini konuşuyoruz.
-
Zijn er afleveringen die ontbreken?
-
Modern insan ne zaman kendisinin en büyük projesi haline geldi?
Bu bölümde Michel Foucault, Eva Illouz, Erich Fromm ve Nikolas Rose ile birlikte terapi kültürünü, psikoloji dilinin yükselişini ve neden sürekli kendimizi açıklamaya çalıştığımızı konuşuyoruz.
-
Mutlu olmak gerçekten hayatın amacı mı? Yoksa biz mutluluğa, taşıyamayacağı kadar büyük bir anlam mı yükledik?
Bu bölümde Nietzsche, Viktor Frankl, Emil Cioran ve Martha Nussbaum ile birlikte mutluluğun peşinden koşan modern insanı konuşuyoruz.
Belki de iyi bir hayat ile mutlu bir hayat aynı şey değildir.
-
Bir muz duvara bantlandı. Ve insanlar ikiye ayrıldı:
“Bu sanat değil.”
“Zaten mesele o.”Bu bölümde modern sanatı, sanat elitizmini ve neden bazen bir eserden çok onun hikâyesini konuştuğumuzu tartışıyoruz.
Marcel Duchamp, Arthur Danto, Jean Baudrillard ve Pierre Bourdieu var. -
İnsan neden inanmak istiyor?
Nietzsche, Kierkegaard, Freud ve William James aynı masada buluşuyor. Kimisi inancı bir ihtiyaç, kimisi bir sıçrama, kimisi bir savunma mekanizması, kimisi ise yaşamı mümkün kılan bir güç olarak görüyor.
Peki insan gerçekten hiçbir şeye inanmadan yaşayabilir mi?
Yoksa hepimiz farkında olmadan bir şeyleri kutsallaştırıyor muyuz?Bu bölüm biraz din hakkında. Ama biraz da aşk, umut, korku, yalnızlık ve anlam arayışı hakkında. Çünkü bazen mesele Tanrı değil İnsanın boşlukla ne yaptığıdır.
-
Bir şeyi herkes savunuyorsa gerçekten doğru mudur?
Bu bölümde Jean-Jacques Rousseau, John Stuart Mill ve Alexis de Tocqueville ile çoğunluğun gücünü ve sınırlarını konuşuyoruz.
Çoğunluk gerçekten doğruyu mu bulur, yoksa sadece en çok tekrar edilen şeyi mi?
-
Güvende olmak için ne kadar özgürlüğünden vazgeçersin?
Bu bölümde Thomas Hobbes, John Locke, Michel Foucault ve Giorgio Agamben ile şu sorunun peşine düşüyoruz:
Korunuyor muyuz yoksa yavaş yavaş kontrol edilmeye mi alışıyoruz?
-
Bu bölümde çocukluğu bir yaş olarak değil, bir zihin hali olarak düşündük:
Jean-Jacques Rousseau ile doğallık ve bozulma,
Jean Piaget ile çocuk zihninin farklılığı,
Donald Winnicott ile oyun ve kendini kurma,
Friedrich Nietzsche ile yeniden çocuk olabilme ihtimali…Ama asıl soru şu: Biz büyürken neyi kaybettik?
23 Nisan’da çocuklara bakarken, belki bu kez kendimize bakıyoruz. Çünkü bazen bir çocuk bize düşünmeyi değil, yeniden düşünmeyi hatırlatır.
-
“Nazar” dediğimiz şey gerçekten dışarıdan gelen bir etki mi…
yoksa başkalarının bakışı altında kendimizi kaybetmemiz mi?Bu bölümde Jean-Paul Sartre, İbn Haldun, René Girard
ve Emmanuel Levinas ile bunu konuştuk.Ama asıl soru şu: Sen kendine nasıl bakıyorsun?
-
Bir şey görüyoruz.
Bir an üzülüyoruz.
Ve sonra… geçiyoruz.Peki gerçekten hissetmiyor muyuz, yoksa hissetmemek için mi hızlanıyoruz?
Bu bölümde, duyguların neden artık içimize işlemediğini konuşuyoruz.
Susan Sontag, Jean Baudrillard, Zygmunt Bauman ve Albert Camus ile birlikte.
Belki de mesele duygusuzluk değil. Sadece… kalamamamız.
Dinledikten sonra acele etme. Geçme. Kal.
-
Gerçek dediğimiz şey ne kadar ciddi?
Bir günlüğüne herkes yalan söylüyor, ama kimse buna kızmıyor.
Peki neden?
Bu bölümde şakayı konuşuyoruz. Ama eğlence olarak değil.
Bergson ile neden güldüğümüzü, Nietzsche ile kahkahanın acıyla ilişkisini, Diogenes ile ciddiyetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu, Levinas ile de şakanın sınırını konuşuyoruz.
Belki de mesele şaka değil bizim fazla ciddi olmamız.
-
Kendimizi geliştirmeye çalışıyoruz ama belki de kendimizden uzaklaşıyoruz. Bu bölümde şu sorunun peşine düşüyoruz:
Gelişmek gerçekten ilerlemek mi, yoksa zarif bir kaçış mı?Illich, Fromm, Deleuze ve Weil ile “daha iyi olmak” fikrini biraz sarsıyoruz.
Belki de bu bölüm kendine bir şey eklemek yerine, kendine bakmanı sağlayacak.
-
İtaat gerçekten zorunlu mu, yoksa fark etmeden alıştığımız bir şey mi?
Bu bölümde Hobbes’la düzen için neden itaat ettiğimizi, Foucault’yla artık kimsenin bizi zorlamadan nasıl itaat ettirdiğini, Milgram’la insanların otorite karşısında ne kadar ileri gidebildiğini ve Arendt’le düşünmeden itaat etmenin nasıl tehlikeli hale geldiğini konuşuyoruz.
-
Bir şeyi çok istemek… onu gerçekten değerli yapar mı?
Bu bölümde arzunun doğasına bakıyoruz.
Spinoza arzuyu insanın özü olarak görür.
Schopenhauer arzunun insanı sürekli huzursuz eden bir güç olduğunu söyler.
René Girard arzularımızın çoğunun başkalarından öğrenildiğini anlatır.
Carl Jung ise bazen istediğimiz şeyin, içimizde eksik kalan bir parçanın sembolü olduğunu düşünür.Peki gerçekten neyi istiyoruz? Ve arzularımız gerçekten bize mi ait?
-
Bir şeyleri gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa sadece kaçırmamak için mi?
Bu bölümde modern çağın en tanıdık ama en az konuşulan duygularından birini ele alıyoruz: FOMO — kaçırma korkusu.
Sürekli bir şeylere yetişmeye çalışmak… Bir yerde olmazsak bir şeylerin eksik kalacağını hissetmek… Başkalarının hayatına bakarken kendi hayatımızı gecikmiş gibi görmek.
Peki gerçekten bir şeyleri mi kaçırıyoruz?
Bu soruyu düşünürken Kierkegaard’la kendilik ve kaygıyı,
Bergson’la zamanı nasıl yaşadığımızı,
Heidegger’le “herkes”in temposunda yaşama meselesini,
Byung-Chul Han’la ise modern dünyanın hız ve performans baskısını konuşuyoruz.Belki de mesele bir yere yetişmek değil. Belki mesele kimin zamanında yaşadığımızı fark etmek.
-
Kimlik dediğimiz şey ne kadar bize ait?
Bu bölümde Hannah Arendt, Judith Butler, Erving Goffman ve Michel Foucault ile kimliğin nasıl bakışla, tanınmayla ve güç ilişkileriyle kurulduğunu sorguluyoruz. -
Alışkanlıklar bizi korur mu, yoksa fark etmeden sınırlar mı?
Bu bölümde Aristoteles, William James, Pierre Bourdieu ve Epiktetos ile konfor alanı fikrini alışkanlık, karakter ve içsel özgürlük üzerinden tartışıyoruz. -
Durmak neden bu kadar zor?
Bu bölümde Paul Lafargue, Max Weber, Aristoteles ve Byung-Chul Han ile çalışma ahlakını, suçluluğu ve “işe yarar olma” baskısını masaya yatırıyoruz. -
Bir şeye bakıyoruz ve “güzel” diyoruz. Ama gerçekten baktığımız için mi, yoksa bakmayı bildiğimizi sandığımız için mi?
Bu bölümde güzelliği tanımlamaya çalışmıyoruz. Platon, Kant, Schopenhauer ve Spinoza’yla birlikte şunu kurcalıyoruz: Güzellik gözün gördüğü bir şey mi, yoksa bakışın kurduğu bir ilişki mi?
Bakmakla görmek arasındaki o ince farkta duruyoruz. Ve belki de en zor soruyu soruyoruz: Biz neye bakıyoruz?
- Laat meer zien